Tarih: 29 Nisan 1972
Yer: Ankara, Ulucanlar Cezaevi
Duvarlar soğuktu.
Ama o hücrelerdeki yürekler,
Ateş gibi yanıyordu.
Üç ayrı köşede, üç genç adam, kalemlerini kâğıda dokunduruyordu.
Bu, bir veda değildi sadece. Bu, bir fikrin son kez kelimelere dökülüşüydü.
Hüseyin İnan’ın Mektubu
Hücrede derin bir sessizlik vardı. Hüseyin İnan başını kaldırdı, bir an düşündü, sonra yazmaya başladı:
“Babam’a, anneme, kardeşlerime ve yakın akrabalarıma,
Söyleyecek fazla söz bulamıyorum. Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç, bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı. Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum. İleride durumumu çok daha iyi anlayacağınız inancındayım.
Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler.
Yazılacak çok şey var. Fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil.
Candan selamlar. ”
Kalemi bıraktığında, yüzünde garip bir huzur vardı.
Sanki bir son değil, bir tamamlanıştı.
Yusuf Aslan’ın Mektubu
Aynı saatlerde, Yusuf Aslan da kağıdın başındaydı. Her kelimeyi tartarak yazıyordu:
“Sevgili Babacığım,
Bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir buçuk seneden beri benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malum. Bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebilirim.
Babacığım, bu olayda da annemin ve Yücel’in senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne kadar metin olursan, hem senin sağlığın için hem de onlar için o kadar iyi olur.
Elbette ki yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğlun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat siz benim için kimlere karşın mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum.
Cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her biri oğlun sayılır.
Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel’i, ablamı ve sevdiklerimi hasretle kucaklarım.
Sağlıcakla kalın, Hoşça kalın.”
Son cümleyi yazarken eli titremedi.
Çünkü o, korkudan değil, vedadan yazıyordu.
Deniz Gezmiş’in Mektubu
Ve bir başka hücrede, Deniz Gezmiş,
Daha sert, daha kararlı, ama bir o kadar da içten:
“Baba,
Mektup elinize geçtiğinde ben aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum.
İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok fazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. Bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu.
Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum.
Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın. çünkü bilim de insanlığa hizmettir.
Son anda yaptıklarımdan en ufak pişmanlık duymadığımı belirtir, seni ve ailemi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.”
Deniz mektubu katladı.
Bu bir veda değil, bir duruştu.
6 Mayıs 1972 Şafak Vakti
Güneş doğmadan önce,
Üç fidan, darağacına yürüdü.
Ayakları titremedi.
Başları eğilmedi.
Onların “suçu” belliydi:
“Tam Bağımsız Türkiye” istemek.
O gün sadece üç beden asılmadı.
Bir fikir yargılandı.
Ama fikirler,
İplerle ölmezdi.
Bugün hâlâ o mektuplar okunuyorsa,
Hâlâ tartışılıyorsa,
Hâlâ yürekleri sızlatıyorsa,
Demek ki o üç fidan,
Toprağa düşüp yok olmadı.
Kök saldı.
Ve belki de her nesle şu soruyu bıraktı:
Özgürlük nedir?
Ve kim için istenir?

YORUMLAR