
Bir zamanlar insanlar birbirlerinin yüzüne bakarak konuşurdu.
Sabahın ilk ışıklarıyla açılan kapılar,
“Günaydın komşum” sesiyle şenlenirdi.
Çay demlenir, ekmek paylaşılır, bir çocuğun düşmesi bütün mahallenin yüreğini sızlatırdı.
O günlerde insanların büyük servetleri yoktu belki.
Ama zengin bir koleksiyonları vardı.
Nezaket biriktirirlerdi.
Sevgi biriktirirlerdi.
Vefa biriktirirlerdi.
Bir dostun omzuna bırakılmış güveni, yıllarca saklanan en kıymetli hazine gibi korurlardı.
Sonra zaman değişti.
Binalar büyüdü.
Yollar uzadı.
Ekranlar çoğaldı.
Ama kalpler küçüldü.
İnsanlar birbirlerine yaklaşırken ruhları birbirinden uzaklaştı.
Aynı masada oturanlar birbirine bakmaz oldu.
Aynı evde yaşayanlar birbirinin gözlerinde kaybolan hüznü göremez oldu.
Bir gün yaşlı bir adam Atatürk parkında tek başına oturuyordu.
Elindeki baston kadar eski anıları vardı.
Yanından yüzlerce insan geçti.
Kimse durup da:
“Amca nasılsın?” diye sormadı.
Adam sessizce gülümsedi.
Gökyüzüne baktı.
“Galiba,” dedi,
“İnsanlar zamanı değil, birbirlerini kaybetti.”
O sırada yakındaki ağaçtan sararmış bir yaprak koptu.
Rüzgâr onu savurdu.
Yaşlı adam yaprağı yere güçlükle eyilip eline aldı.
Sanki bütün insanlığın hikâyesini okuyordu.
Bir zamanlar yemyeşil olan yaprak, kökünden uzaklaştığında nasıl sararıp soluyorsa;
İnsan da sevgiden uzaklaşınca öyle soluyordu.

Nezaketten uzaklaşınca öyle kuruyordu.
Merhametten uzaklaşınca öyle savruluyordu.
O gün parkın bankında oturan yaşlı adamın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Çünkü çocukluğunu hatırlamıştı.
Kapısı kilitlenmeyen evleri,
Mahalle arasında oynanan oyunları,
Bayram sabahı öpülen elleri,
Karşılık beklemeden yapılan iyilikleri.
Bugün, şimdi,
İnsanlar her şeye sahipti.
Ama birbirlerine sahip değildi.
Telefon rehberleri doluydu.
Fakat dertlerini anlatabilecekleri dostları azalmıştı.
Evleri büyümüştü.
Ama gönülleri daralmıştı.
İşte o an yaşlı adam sessizce mırıldandı:
“Hayatın rengini unuttuk.”
Çünkü hayatın rengi beton değildi.
Hayatın rengi marka değildi.
Hayatın rengi gösteriş değildi.
Hayatın rengi;
Bir çocuğun gülüşünde,
Bir annenin duasında,
Bir dostun sadakatinde,
Bir komşunun selamında saklıydı.
Akşam güneşi ufukta kaybolurken park yavaş yavaş boşaldı.
Yaşlı adam bastonuna dayanıp ayağa kalktı.
Arkasında kimsenin duymadığı bir cümle bıraktı:
“İnsanlık yeniden yükselecekse, bunun yolu daha zengin olmaktan değil; yeniden nezaket öğrenmekten geçecek.”
Çünkü sevgi unutulmuş olabilir.
Nezaket terk edilmiş olabilir.
Vefa eski bir kelimeye dönüşmüş olabilir.
Ama bunlar insanlığın kaybettiği değil, yeniden bulmayı beklediği hazinelerdir.
İnsanlar yeniden birbirlerinin gözlerine bakıp içtenlikle gülümseyebildiğinde;
Hayat, kaybettiği bütün renkleri tekrar kazanacaktır.
Çünkü dünyanın en güzel koleksiyonu;
“Para, eşya ya da makam değil, biriktirilmiş sevgi, nezaket ve insanlıktır. “

YORUMLAR