Bu soruyu duyan yan masadaki yaşlı bir kadın, kahvesinden bir yudum alıp gülümsedi. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinde ise yılların biriktirdiği ışık vardı. Sessizce yaklaştı, sandalyeye oturdu.
“Evladım,” dedi, “şiir nasıl biter? İnsan nefes aldığı sürece şiir yaşar.”
Genç adam başını kaldırdı, şaşırdı.
“Ama artık kimse şiir okumuyor. Sosyal medya, hız, tüketim… Her şey anlık. Kimse dizelerin başında durup düşünmüyor.”
Kadın hafifçe güldü.
“Şiir okunmak için değil, yaşamak için vardır. Bir anne çocuğunu uyuturken ninni söyler, o bir şiirdir. Bir işçi sabah işe giderken kendi kendine mırıldanır, o da şiirdir. Aşık olan biri, kalbi hızla çarptığında kelime bulamaz, o sessizlik bile şiirdir.”
Genç adam derin bir nefes aldı. Pencereden dışarı baktı: yağmur başlamıştı. Kaldırıma düşen her damla, ritmik bir melodi gibi tınlıyordu.
Kadın devam etti:
“Bak işte, yağmur da şiir söylüyor. Şiir kitaplarda kapanmaz, gazetelerde kaybolmaz. Şiir, doğada, insanda, kalpte sürer. Biten, bizim şiiri görme yetimizdir. Gözümüzü hız kör eder, kulağımızı gürültü tıkar. Ama bir gün kalbimiz yorulur, bir gün yalnız kalırız. İşte o an şiir yeniden kapımızı çalar.”
Genç adam, kadının gözlerine baktı. Uzun süredir görmediği bir ışığı fark etti. İçinden geçen tek şey şuydu:
“Demek ki şiir ölmez. İnsan yaşadığı sürece, şiir de yaşar.”
O anda telefonunu kapattı. Defterini açtı ve ilk defa kendine ait bir cümle yazdı.
Ve biliyordu artık: Şiir, hiçbir zaman bitmeyecek. Çünkü insan bitmez, hayat bitmez, umut bitmez.
