Bugün hâlâ bazıları gazeteciyi “yerel” ve “merkez” diye ikiye ayırmaya çalışıyor. Oysa gazetecilik, doğduğun sokağın ismiyle değil, taşıdığın kalemin namusuyla ölçülür. Haber, İstanbul’un göbeğinde de yazılsa, Seyhan’ın kıyısında da yazılsa, gerçek haberse hepsi aynı değerdedir. Adana’daki bir muhabirin yazdığı haber, ertesi gün İstanbul’un en büyük gazetesinin manşetine çıkabiliyorsa, söyleyin bana; o gazeteci hâlâ “yerel” midir, yoksa yalnızca “gazeteci” midir?
Yerel basın, merkez basının görmediğini görür. Kimi zaman çöken bir okul duvarını, kimi zaman kuruyan bir çiftçi tarlasını, kimi zaman da halkın boğazına çöken bir zulmü… Merkez medyanın radarına girmeyen bu gerçekler, yerel basının adeta damarlarında dolaşır.
Ama ne yazık ki, bu şehrin gazetecileri bugün zor durumda. Kâğıt fiyatları göğe çıktı, ilan gelirleri tükendi, bazıları kendi maaşını alamadan halk için haber peşinde koşuyor. Haber yapmak için cebinden benzin parası veriyor. Ve en acısı; halk, bu sesi duymazdan geliyor.
Hani bir söz vardır ya; “Yerel basın susarsa, millet susar”. Çünkü yerel basın susunca, merkeze ulaşacak hakikat de kesilir. Susturulmuş bir yerel basın, sağır bir millet demektir. Ve sağır millet, yarın kendi sesini bile duyamaz.
Gelin bu ayrımcılığı çöpe atalım. Gazeteci gazetecidir. Manşeti yazanın adresi değil, hakikate sadakati önemlidir. Çünkü mürekkep, yerel ya da ulusal diye ayrılmaz; sadece ya kurudur ya da halk için akar.
Bugün, Adana’dan İstanbul’a, Edirne’den Kars’a tüm gazeteciler aynı gemide. O gemi batarsa, sadece basın değil, demokrasi de batar. Unutmayalım; kalemin ucunda hakikat, sayfanın ortasında millet vardır.
Ve unutmayın dostlar…
Yerel basın yaşarsa, millet konuşur.
Yerel basın susarsa, millet susar.
