Bugün gelinen noktada bir şehrin, o şehrin tozunu yutmamış, suyunu içmemiş, insanıyla hemhal olmamış “yabancılar” tarafından yönetilmesi; o kentin kimliğine yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.
Dışarıdan gelen ya da atanan bir yönetici için şehir çoğu zaman harita üzerindeki koordinatlardan, tablolar ve istatistiklerden ibarettir.
Oysa her mahallenin ayrı bir ruhu, her sokağın ayrı bir hikâyesi, her esnafın ayrı bir ağırlığı vardır.
Şehrin dokusunu bilmeyen bir el, çoğu zaman iyileştirme yaptığını zannederken o dokuyu farkında olmadan tahrip eder. Yerelliğin olmadığı yerde yönetim mekanikleşir; mekanikleşen yönetim ise halkla yönetim arasına görünmez ama kalın duvarlar örer.
Kendi şehrine hizmet etmek bir görev değil, bir vefa borcudur.
Kendi memleketini yöneten kişi attığı her adımda çocuklarının yarınını, atalarının emanetini düşünür. Çünkü yaptığı her işin sonucuyla yine o sokaklarda karşılaşacağını bilir.
Ama bir şehre dışarıdan gelen için burası çoğu zaman sadece bir sonraki görev yerine giderken geçilecek bir duraktır… bir basamak.
Şehre “proje alanı” olarak bakanla, “evi” olarak bakan arasındaki fark; samimiyetin de başarının da gerçek sınırını belirler.
Bir kenti en iyi tanıyanlar, o kentte yaşayanlardır.
Ve unutulmamalıdır:
Bir şehri en iyi, o şehirde yaşayan yönetir.
