O gün, Adana’nın sıcağı ve bulutlu havası bile edebin gölgesine sığınmış gibiydi. Bşrkaç damla yapmur ardından güneş açıyordu.
Sanat Kurulu toplantısından önce, kelimelerin yükünü omuzlayan birkaç yazar bir araya gelmişti. Plastik bardaklarda çay. Ama o çay, sıradan değildi. Buharı yalnızca havaya değil, ruhumuza karışıyordu.
Söz demleniyordu o masada; ağır ağır, sabırla, derin bir sessizliğin içinden süzülerek.
Masada, kelimelere yön veren bir isim vardı: Sedat Memili.
O konuştuğunda, kelimeler sıraya girer, cümleler edep ile dizilirdi.
Sözün ortasında, ansızın bana döndü.
Gözlerimin içine baktı.
Ve bir cümle bıraktı zamana:
“Ben sizi kelimelerin efendisi olarak görüyorum. Keşke yazdıklarınızı birileri fark etse de kelimeleriniz ihya olsa.”
O an…
Bir kelime, bir insanın içine bu kadar mı dokunur?
Sanki içimde saklı duran bütün cümleler ayağa kalktı.
Gözlerim doldu. ama bu, bir mahcubiyetin gözyaşıydı.
Nefsim susmuştu.
Edep konuşuyordu.

“El estağfurullah hocam…” dedim, cebimden kalemimi çıkararak.
“Biz olsa olsa eli kalem tutan adam rolü yapıyoruz.”
Ama içimde bir şey oldu o an.
Bir iltifat değil bu.
Bir sorumluluktu.
Bir yük, bir emanet, bir hatırlatmaydı.
Masada çay soğudu belki.
Ama söz ısındı.
Yürekler terledi.
Çünkü bu söz, herkesin içinde yankılandı.
Sedat Memili tekrar konuştu;
Bu sözün bir nezaket değil, bir hakikat olduğunu vurguladı.
İltifat değil dedi. İnanç.
İşte o an anladım;
Bazen ödüller sahnede verilmez.
Manşetlerde yazmaz.
Ama bir cümle, bir insanın ömrüne mühür olur.
O gün, bir ödül aldım.
Adı konulmamış, plaketi olmayan,
Ama kalbime kazınmış bir ödül.
Şimdi bu anıyı sana bırakıyorum sevgili okur;
Çünkü isterim ki…
Her genç, bir gün kelimelerin efendisi olsun.
Ama önce, kelimenin yükünü taşısın.
Edebini kuşansın.
Ve bilsin ki.
Kelimeler, sahibini bir gün mutlaka ele verir.
