Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

ÇANAKKALE RUHU VE KÜÇÜK ZEYNEP

  İkindi ezanı henüz okunmuştu…Gökyüzü, günün yorgunluğunu omuzlarında taşırken, çoktan

 

İkindi ezanı henüz okunmuştu…
Gökyüzü, günün yorgunluğunu omuzlarında taşırken, çoktan yola düşmüştüm.
Adımlarım, Çanakkale Parkı’na götürdü bizi.

Çünkü bazı yerlere erken gitmek gerekir
Sadece yer kapmak için değil, oradaki
ruhu yakalamak için.
Çanakkale
Parkına vardığımda zaman ikiye bölünmüştü sanki.
Bir yanım 2026’da,
diğer yanım 1915’teydi…

Siperler kurulmuştu.
Sembolik de olsa, hakikatin izleri vardı.
Mehmetçik sekiz metre ilerideki düşmana nişan almış,
gözlerinde bir milletin kararlılığı…

Karşıda Anzak askerleri,
onlar da kendi hikâyelerinin içinde.

Ve sonra…
Bir anda kulaklarım doldu.
Patlayan toplar,
barut kokusu,
havaya karışan toz…
Sanki toprak yeniden konuşuyordu.
Sanki tarih

 

 

“unutma”

diye haykırıyordu.
Mermiler havada buluşuyordu…
Birbirine denk gelen kurşunlar gibi
insanlık da o günlerde bir sınavdan geçiyordu.

Ama sonra…
Savaşın ortasında bir sükûnet doğdu.
Başımı çevirdim.
Çam ağaçları arasından bir ses yükseliyordu.
Bülbüller…
Öyle sıradan bir ötüş değildi bu.
Sanki dua ediyorlardı.
Dualara Kumrular eşlik ediyordu,
gökyüzü amin diyordu.

Güneş, bulutların arasından süzülüp
Mehmetçiklerin üzerine düşüyordu.

Bir selam gibi…

Bir rahmet gibi…

Tam o anda,
kalbime dokunan bir ses işittim:

“Baba… bizim gazetecimiz değil mi?”

Bir çocuk sesi…
Ama öyle sıradan değil.
İçinde tanışıklık, içinde sevgi, içinde vefa vardı.

Döndüm baktım…
Kırmızı beyaz eşofmanıyla, gözleri ışıl ışıl bir kız çocuğu.
Adı: Zeynep.
Daha önce Adana Şair ve Yazarlar Platformu’nda karşılaşmıştık.
Bir yazarın kalbine dokunan o saf tanışıklık…

İşte karşımdaydı.

“Bizim gazetecimiz…”

Bu söz, bize…
Ödüllerin en büyüğü idi…

Birkaç cümle konuştuk.
Sonra bir Türk Bayrağı çıkardım.
Verdim Zeynep’e…

Ve o an…
Bir bayrak değil,
bir ruh el değiştirdi sanki.
Zeynep bayrağı öyle bir salladı ki,
sanki Çanakkale rüzgârı Adana’ya indi.
Coşkusu benim içimde iki kat büyüdü.
O küçücük yürekte,
koskoca bir millet vardı.

Sonra kalabalık arttı.
Adana Şair ve Yazarlar Platformu sahne aldı.
Ama bu bir sahne değildi aslında…
Bu bir siperdi.
Şiirler okundu…
Ama kelimeler değil, duygular yürüdü.
Öyküler anlatıldı…
Ama satırlar değil, hatıralar canlandı.
Türkü tadında dökülen her mısra,
sanki bir şehidin hatırasına değdi.

Sonrasında;
Hep birlikte ayağa kalktık.
Marşlar başladı.
Çanakkale türküsü yükseldi gökyüzüne.
Ve biz…
Koro değil, bir millet olduk.
Siperlere yürüdük.
Ellerimizde bayraklar…
Yüreğimizde o büyük söz:

“Çanakkale Geçilmez..!”

Zeynep de oradaydı.
Küçük elleriyle bayrağını taşıyor,
siperlere doğru yürüyordu.
O an anladım…
Gelecek yürüyordu.
Bayraklar dikildi.
Toprağa değil sadece…
Hafızaya, ruha, geleceğe…
Ve o an…
Çanakkale bir kez daha kazanıldı.

Etkinlik bittiğinde,
kimse aslında ayrılmak istemiyordu.
Ama hayat…
Devam etmek zorundaydı.

Edebiyatçılar söz verdi:
“Seneye yine burada…
Bu kez mehterle, daha güçlü, daha gür!”

Zeynep…
Babasıyla el ele tutuştu.
Aynı heyecan, aynı ışık gözlerinde.
Ve ben içimden şunu geçirdim:

“Allah’ım…
Zeynep’leri koru.
Bu milletin yarınlarını koru…”

Biz oradan ayrıldık…
Ama aslında gitmedik.
Çünkü bazı günler insanın içinde kalır.
Bazı anlar ömür boyu konuşur.
Ve o gün…
Çukurova’da değil sadece,
yüreğimizde bir Çanakkale kuruldu.

Eğer bir gün unutursak,
işte o zaman kaybederiz.
Ama Zeynep varsa…
O bayrak o küçük ellerde dalgalanıyorsa…
Bilinsi’ ki:

Bu milletin hikâyesi
asla yarım kalmaz.

Reklamı Geç